DİRENİŞİN MELANKOLİSİ

KAOSUN İÇİNDE DÜZENİ ARAMAK

László Krasznahorkai’nin

Direnişin Melankolisi

Romanı Üzerine

Bazı romanlar bir hikâye anlatır; bazıları ise okurun dünyaya bakma biçimini değiştirir. László Krasznahorkai’nin Direnişin Melankolisi romanı ikinci türden bir yapıt. İlk bakışta soğuk, isimsiz bir Macar kasabasının çözülüşünü anlatıyor gibi görünse de romanın asıl meselesi bundan daha büyüktür: İnsan, kaosun karşısında nasıl bir düzen kurar; kurduğu düzeni neden bozar ve yıkımın ardından neden yeniden bir otoriteye ihtiyaç duyar?

Krasznahorkai, okuru daha ilk sayfalardan itibaren ağır, karanlık ve giderek tekinsizleşen bir atmosferin içine bırakır. Kasaba, uzun süredir durağan bir hayatın içindedir. Soğuk, karanlık, yoksulluk ve belirsizlik gündelik hayatın doğal parçası hâline gelmiştir. Henüz büyük bir kırılma yaşanmamıştır; fakat her şey yaklaşmakta olan bir olayın huzursuzluğunu taşır. Romanın gerilimi, büyük ölçüde gerçekleşmiş bir olaydan değil, olmak üzere olanın yarattığı bekleyişten doğar.

Bu nedenle Direnişin Melankolisi daha en başında okura önemli bir deneyim yaşatır: Bekleyiş yalnızca anlatılan bir durum değildir; anlatının ritmi aracılığıyla okurun deneyimine dönüştürülür.

Kasabaya gelen sirk bu durağanlığı bozar. Sirkin en büyük merak unsuru devasa ölü balinadır. Ancak balinanın kendisinden çok, onun kasaba halkında yarattığı etki önemlidir. Balina sessizdir; insanlar ise onun hakkında konuşur. Balina herhangi bir açıklama yapmaz; insanlar onun etrafında açıklamalar üretir. Bilinmeyen, önce meraka; merak söylentiye; söylenti korkuya; korku ise kalabalığa dönüşür.

Böylece toplumsal çözülme başlar.

Balinanın romandaki işlevi tam da burada belirginleşir. O, kendi başına herhangi bir anlam dayatmaz. İnsanlar ona anlam yükler. Bu açıdan balina, bilinmeyenin kendisinden çok, insanın bilinmeyen karşısındaki tavrının imgesidir. İnsan açıklayamadığı şey karşısında uzun süre boşlukta kalamaz. Bir anlam üretmek ister. Anlam veremediğinde ise korku üretmeye başlar.

Krasznahorkai’nin gösterdiği şey, korkunun yalnızca bireysel bir duygu olarak kalmadığıdır. Korku paylaşıldığında toplumsal bir güce dönüşür. Bir süre sonra insanlar gerçeğe değil, gerçeğin etrafında üretilen söylentilere tepki vermeye başlar.

Romanın merkezindeki Valuska bu karanlık dünyanın içinde farklı bir yerde durur. Çevresindeki insanların alışkanlıkla kabul ettiği dünyanın ötesine bakabilen Valuska, gökyüzünü, gezegenlerin hareketlerini ve evrenin düzenini düşünür. Onun bakışı, dünyayı bütünüyle anlamsız kabul etmeyen bir bilincin bakışıdır.

Valuska’nın trajedisi de burada başlar.

Gökyüzünde düzen vardır; insan dünyasında ise giderek büyüyen bir düzensizlik. Gezegenler kendi hareketlerini sürdürürken insanlar korkuya, şiddete ve kalabalığın gücüne teslim olur. Valuska bu iki dünya arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışır. Fakat roman ilerledikçe onun düzen inancı, gerçekliğin şiddetiyle karşılaşır.

Bu karşılaşma yalnızca bir karakterin psikolojik çöküşü değildir. Aynı zamanda anlam arayışının gerçekliğin yıkıcı gücü karşısındaki sınırıdır.

Valuska’nın yanında Bay Eszter’i düşündüğümüzde romanın düzen meselesi daha da belirginleşir. Bay Eszter de dünyada bir düzen arar; fakat onun arayışı gökyüzünde değil, müziktedir. Müzikteki uyum, sistem ve bütünlük üzerinden dünyayı anlamaya çalışır.

Valuska evrende, Bay Eszter müzikte düzen aramaktadır.

İkisinin ortak noktası, kaosun karşısında bir bütünlük bulma çabasıdır. Fakat bu iki karakterin arayışı da gerçek dünyanın karşısında sınırlı kalır. Müzikteki düzen kasabadaki şiddeti durduramaz; gökyüzündeki düzen insanların davranışlarını belirlemez.

Krasznahorkai burada yalnızca “Düzen var mı?” sorusunu sormaz. Daha zor bir soruya yönelir:

Düzeni düşünmek, dünyayı düzenlemeye yeter mi?

Romanın cevabı olumsuzdur.

Bay Eszter’in karşısında Bayan Eszter vardır. Bu iki karakteri yalnızca bir karı-koca ilişkisi içerisinde okumak romanın iktidar boyutunu eksik bırakır. Onlar, düzen fikrinin iki farklı biçimini temsil ederler.

Bay Eszter düzeni düşünür.

Bayan Eszter düzeni kurar.

Bay Eszter’in alanı düşünce ve müziktir; Bayan Eszter’in alanı toplum ve iktidardır. Biri dünyayı anlamaya çalışırken diğeri onu yöneterek biçimlendirmeye yönelir.

Bu ayrım romanın temel paradoksunu ortaya çıkarır: Düzen arayışı ile iktidar arayışı birbirine ne kadar yakındır?

Kaos büyüdükçe insanlar düzen ister. Fakat düzen ihtiyacını karşılayan güç, kısa sürede düzenin kendisinden daha önemli hâle gelebilir. Böylece başlangıçta güvenlik ve istikrar amacıyla ortaya çıkan otorite, kendi varlığını sürdürmek için yeni bir güç mekanizmasına dönüşebilir.

Romanın hareketi bu nedenle bir döngü biçiminde okunabilir:

Düzen → hoşnutsuzluk → direniş → kaos → düzen ihtiyacı → iktidar → yeni düzen.

Bu döngünün en ürkütücü tarafı, insanın kaçtığı şeyin başka bir biçimde karşısına çıkabilmesidir.

İnsan mevcut düzenden kurtulmak ister. Fakat düzen ortadan kalktığında ortaya çıkan şey her zaman özgürlük değildir. Bazen yalnızca boşluk ve kaos gelir. Kaos büyüdüğünde ise insanlar yeniden bir otoritenin güvenliğine sığınmaya başlar.

Böylece direniş, kendi karşıtını doğurabilir.

Romanın toplumsal psikolojisi özellikle kalabalığın oluşumunda görünür hâle gelir. Başlangıçta kendi düşünceleri ve korkuları olan bireyler, zamanla kalabalığın hareketine göre davranmaya başlar. “Ben ne yapıyorum?” sorusu geri çekilir; onun yerini “Herkes ne yapıyor?” sorusu alır.

Bireysel sorumluluk böylece kalabalığın içinde erimeye başlar.

Krasznahorkai’nin eleştirisi yalnızca kalabalığın şiddetine yönelik değildir. Daha derinde, insanın korku karşısında ne kadar kolay yönlendirilebileceğini sorgular. Prens figürü bu açıdan önemlidir. Onun gücü yalnızca söylediklerinden kaynaklanmaz; hakkında üretilen söylentiler, belirsizlik ve korku da bu gücü büyütür.

İnsanlar bir gücün varlığına ne kadar çok inanırsa, o güç o kadar gerçek hâle gelir.

Söylenti korkuyu, korku itaati, itaat ise iktidarı besler.

Bu nedenle romandaki iktidar yalnızca yukarıdan aşağıya kurulmuş bir yapı değildir. Aynı zamanda insanların korkuları, beklentileri ve inançları tarafından aşağıdan yukarıya doğru da üretilir.

Kalabalığın hastaneye yönelmesiyle bu süreç en sarsıcı noktasına ulaşır. Hastane, normal koşullarda yaşam, bakım, iyileştirme ve insanın korunmasıyla ilişkilendirilen bir mekândır. Oysa romanda kalabalığın gelişiyle bu anlam tersine çevrilir. Hastane, yaşamı koruyan bir kurum olmaktan çıkar ve şiddetin mekânına dönüşür.

Burada yalnızca insanlar zarar görmez; mekânların taşıdığı anlam da çöker.

Bu ayrıntı romanın toplumsal çözülmesini anlamak açısından önemlidir. Çünkü medeniyet yalnızca kurumlarla değil, mekânlara yüklenen anlamlarla da ayakta durur. Hastane “koruma” fikrini temsil ediyorsa, hastanenin şiddet alanına dönüşmesi koruma fikrinin de parçalanması anlamına gelir.

Toplumsal düzenin çözülmesi, değerlerin çözülmesini beraberinde getirir.

Romanın başlangıcında Pflaum Hanım üzerinden gördüğümüz huzursuzluk da bu bakımdan önemlidir. Henüz büyük toplumsal patlama gerçekleşmeden önce bile gündelik hayatın içinde güvensizlik, taciz, küçümseme ve ahlaki çürüme vardır. Bu nedenle romandaki şiddet bir anda yoktan ortaya çıkmaz.

Şiddetin zemini önceden hazırlanmıştır.

Krasznahorkai’nin asıl başarısı belki de buradadır: Toplumsal çöküşü yalnızca büyük patlamalarla değil, gündelik hayatın küçük ve rahatsız edici ayrıntılarıyla da kurar.

Bu yüzden romanın karanlığı yalnızca sokaklarda yaşanan şiddetten kaynaklanmaz. İnsanların birbirlerine bakışında, konuşma biçimlerinde, korkularında ve birbirleri hakkındaki yargılarında da bulunur.

Romanın karanlığı, sonunda yalnızca fiziksel bir yıkım değildir.

Anlam dünyasının yıkımıdır.

Krasznahorkai’nin bütün bunları yalnızca olaylar aracılığıyla değil, romanın dili aracılığıyla da kurması ayrıca dikkat çekicidir. Uzun, kesintisiz ve ağır cümleler okuru alışılmış okuma ritminden uzaklaştırır. Cümleler uzadıkça zaman ağırlaşır; düşünceler birbirine eklenir; okur bir düşüncenin sonuna ulaşmadan başka bir düşüncenin içine çekilir.

Bu nedenle Krasznahorkai yalnızca kaosu anlatmaz;

kaosu okura yaşatır.

Bekleyişi anlatırken okuru bekletir.

Zihinsel karmaşayı anlatırken okurun zihnini zorlar.

Kasabanın ağır atmosferini anlatırken anlatının ritmini de ağırlaştırır.

Biçim ile içerik arasındaki bu bütünlük, romanın en güçlü özelliklerinden biridir. Uzun cümleler yalnızca estetik bir tercih değildir; parçalanmış dünyanın anlatıdaki karşılığıdır. Okur, romanın dünyasını yalnızca anlamaz; onun ritmine maruz kalır.

Burada dil, romanın konusu olmaktan çıkarak romanın deneyimine dönüşür.

Romanın adına döndüğümüzde ise bütün bu yapının iki kelime etrafında yoğunlaştığını görürüz:

Direniş ve melankoli.

Direniş, mevcut düzene karşı çıkma arzusudur. Melankoli ise bu karşı çıkışın dünyayı beklenildiği gibi değiştirmeyebileceğinin farkına varılmasıdır.

İnsan eski dünyayı yıkabilir; fakat yerine ne koyacağını her zaman bilemez.

Direniş kaosa dönüşebilir.

Kaos yeni bir iktidar yaratabilir.

Yeni iktidar yeni bir düzen kurabilir.

Ve insan, başlangıçta karşı çıktığı düzenin başka bir biçimiyle yeniden karşılaşabilir.

Krasznahorkai’nin melankolisi tam da burada ortaya çıkar.

Roman, değişim arzusunu küçümsemez. Fakat değişimin kendiliğinden kurtuluş getireceği düşüncesine de inanmaz. Çünkü bir düzenin yıkılması, insanın içindeki şiddeti, korkuyu ve iktidar arzusunu ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle Direnişin Melankolisi basit bir umutsuzluk romanı değildir.

Romanın karanlığının altında hâlâ bir anlam arayışı vardır.

Valuska gökyüzüne bakar.

Bay Eszter müzikte bir düzen arar.

Bayan Eszter toplumsal düzeni kendi iktidarı üzerinden kurmaya çalışır.

Kalabalık ise korkunun içinde bir yön arar.

Hiçbiri dünyayı bütünüyle açıklayamaz.

Hiçbiri kesin bir kurtuluş sağlayamaz.

Ama insan yine de aramaktan vazgeçmez.

Romanın melankolisi belki de tam olarak budur:

Dünya bütün cevapları vermese bile insan soru sormaya devam eder.

Valuska’nın gökyüzüne bakışı bu nedenle romanın en güçlü imgelerinden biridir. Yukarıda kozmik bir düzen vardır; aşağıda insan dünyası parçalanmaktadır. Valuska bu iki dünya arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışır.

Fakat roman ona bu imkânı bütünüyle vermez.

Belki de insanın trajedisi burada yatar:

Düzen arayan varlık, aynı zamanda düzeni bozan varlıktır.

Bu nedenle Direnişin Melankolisini yalnızca küçük bir kasabanın hikâyesi olarak okumak eksik kalır. Roman, insan topluluklarının korku karşısındaki davranışlarını, iktidarın nasıl üretildiğini, bireyin kalabalık içinde nasıl silindiğini ve düzen arayışının nasıl yeni bir otoriteye dönüşebildiğini sorgular.

Fakat bütün bunların altında daha temel bir mesele vardır:

İnsanın anlam arayışı.

Belki de romanı asıl güçlü kılan, bu arayışı sonuçlandırmamasıdır.

İnsan anlam ister; dünya ona kesin cevaplar vermez.

İnsan düzen kurar; kurduğu düzen kendi içinde çatlaklar taşır.

İnsan direnir; direnişin ardından ne geleceğini bilemez.

İnsan kaostan kaçar; sonra güvenlik adına yeni bir iktidara sığınabilir.

Ve bütün bunlara rağmen yeniden sorar.

Roman bittiğinde hikâye sona erer; fakat sorular bitmez.

Düzen mi, kaos mu?

Özgürlük mü, güvenlik mi?

Direniş mi, itaat mi?

Anlam mı, anlamsızlık mı?

Belki de iyi edebiyatın gücü tam burada ortaya çıkar. Bize hazır cevaplar vermek yerine, kendi cevaplarımızdan şüphe etmemizi sağlar.

Direnişin Melankolisi de okuru kesin bir sonuca ulaştırmaz. Onu, çöken bir dünyanın ortasında düşünmeye bırakır.

Çünkü roman bize yalnızca bir dünyanın nasıl çöktüğünü anlatmaz.

İnsanın, çöken dünyanın içinde bile anlam aramaktan vazgeçmediğini gösterir.

Ve belki de romanın en büyük sorusu şudur:

Dünyayı değiştirmek mi daha zordur, yoksa onu değiştirmeye çalışırken insanlığımızı korumak mı?

Merve AKYOL 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar